9/12/2009 · Kategori: Sinema

1966 yılı Çekoslovakya yapımı bir film "Closely Observed Trains". (Not: O zamanlar henüz Çek Cumhuriyeti ve Slovakya iki ayrı devlet değildi), yönetmeni Jiri Menrel...
2. Dünya Savaşı yıllarında Çekoslovakya'da bir tren istasyonunda yaşananlar filmin konusu. Birçok kaynakta komedi türünde gösteriliyor film ancak tek başına böyle bir türleme yapmak yanıltıcı olabilir. Film gerçekte hiçbir türle tam olarak örtüşmüyor. Dramdan erotizme, psikolojiden dünya siyasetine dair bir çok tür yer yer ağır basıyor.
Miloş, doğma büyüme yaşadığı kasabanın tren istasyonunda hareket memuru olarak görev yapmaya başlar. Yoksul kasabada böyle bir iş sahibi olmak övünülecek bir şeydir. Utangaç, içe kapanık bir genç olan Miloş kadınlarla kolay kolay ilişkiye giremez, cinsel problemleri de vardır. Aynı işyerinde beraber çalıştıkları bir mesai arkadaşı ise bu konularda deneyimlidir. Bir ara kendisini intihara teşebbüse sürükleyen bu sorunu da bu deneyimli arkadaşının yardımlarıyla aşacaktır.
İkisi de herhangi sıradan insanlar gibi Nazilerden nefret eder. İkisinin de gönlünde Nazilere karşı mücadele eden Partizanlara karşı bir sempati vardır.
Çoğu zaman ağır bir havada geçen film yer yer şok edici sahnelerle etkiliyor insanı. Ben çok beğendim.
4/12/2009 · Kategori: ANTAKYA
Serkan, dönem sonu projesini seçerken hiç zorlanmamıştı. Birçok arkadaşı bu işi son güne kadar savsaklayıp ordan burdan aldıkları gelişigüzel metinleri proje diye sunmaya kalkarken, o; yapacağı çalışmanın tamamen kendi ürünü olmasını özellikle istemişti. Tarih bölümü öğrencisiydi ve bu bölümü isteyerek kazanan sayılı öğrencilerden biriydi. Hocaları da bunu biliyordu ve ona özel bir yakınlık gösteriyorlardı.
Proje listesinin çoğu ilgisini çekse de özellikle bir tanesi çok hoşuna gitmişti. Selevkos Sikkeleri...
Serkan’ın bir diğer özelliği de doğup büyüdüğü şehirdeki bir üniversitede okuyor olmasıydı. Bu yüzden kendini çok şanslı hissediyordu. Ailesinin yanındaydı, sevdiği topraklardaydı ve aşk derecesinde ilgi duyduğu bir eğitim görüyordu.
Tatilin henüz ikinci gününde müzeye atmıştı kendini. Daha önce de defalarca gelmişti buraya ama şimdi ilk kez araştırma için geliyordu. Harçlığından arttırıp da satın aldığı dijital kamerayı da yanında getirmişti. Asıl gitmek istediği reyonu adı gibi bildiği halde, tekrar tekrar gördüğü tarihi eserlerin önünde duraksamadan edemiyordu. Konusunda dünyanın en iyi birkaç müzesinden biriydi burası ve o gün çok kalabalık olmadığına içten içe sevindi.
Selevkos sikkelerinin bulunduğu bölüme geldiğinde ilk önce hızlı bir biçimde hepsine göz atmayı düşündü. Projesini en fazla ilgilendiren camekanlı bölmenin önünde iki kişi vardı. Biri her haliyle yabancı olduğunu belli ediyordu, diğeri ise özel üniformalı bir müze görevlisiydi. Nasıl olsa birazdan ayrılacaklardır diye düşünüp bir tur daha attı ama tam yanlarından ikinci kez geçiyordu ki; “Five thousond dollars, on Friday” gibi yarım yamalak bir söz duydu. Fısıltı sayılabilecek bu sesin sahibi müze görevlisinden başkası değildi. Serkan’dan başka bu sözü duyabilecek birisi yoktu yakınlarda. Biraz uzaklaştı ve ilerdeki kalabalığın arasına karışarak şaibe kokan ikiliyi izlemeye karar verdi. Ne konuştuklarını duyamıyordu ama turist kılıklı yabancının müze görevlisine madeni bir para gösterdiğini, müze görevlisinin başının camekanlı bölmeyle sikke arasında gidip geldiğini ayrımsadı.
Ülkemizde tarihi eser kaçakçılığının ne boyutlarda olduğunu çok yerden işitmişti, hatta şu anda bulunduğu müzedeki birçok eserin de yurtdışına kaçırıldığını biliyordu.
Kamerasını çalıştırdı ve kalabalığın arasında kendini kamufle ederek çeşitli heykellerin kaydını yapıyormuş gibi davrandı. Bu arada hiç belli etmemeye çalışarak köşede fısıltıyla pazarlık yapan iki kişiyi de çekmeyi başarmıştı. Bir süre sonra esrarengiz ikili kaçamak bakışlarla çevreyi tarayarak birbirlerinden ayrıldılar. Birkaç adım arayla hemen arkasından geçtiklerini hissetti.
Serkan, son derece çevik bir hareketle az önce fısıldaştıkları köşeye gitti ve aceleyle kaydetti o bölmedeki eserleri. Sonra hızla geri döndü ve ikiliyi aramaya başladı. Müze görevlisini görememişti ama asıl önemlisi yabancı’ydı ve onu ağır adımlarla bina çıkışına yönelirken buldu.
Onu takip edecekti.
Nehrin üzerindeki köprüden geçerlerken aralarında yirmi metre kadar bir mesafe vardı. Turist kılıklı adam çarşının hemen girişindeki bir tatlıcıya oturdu. Serkan da ilk bulduğu banka. İzlendiğinin ayırdında bile değildi kaçakçı ve büyük bir iştahla yedi önüne konulan yerel tatlıyı. Sonra yine ağır devinimlerle hesabı ödedi. Garsonun gülümsemesinden çok da yüklü bir bahşiş bıraktığı anlaşılıyordu.
Tatlıcıdan çıkan kaçakçı gelişigüzel dolaşmaya başladı ve şehrin en kalabalık sokaklarından birine girdi. Burası nispeten gençlerin takıldığı; barların, eğlence mekanlarının yoğunlaştığı bir sokaktı. Epeyce yürüdükten sonra bir kitapçıdan içeri girdi, Serkan da hemen karşı taraftaki bir dükkanın vitrininden kitapçının kapısını gözetlemeye başladı. On on beş dakika kadar sonra elinde büyükçe bir paketle dışarı çıktı yabancı ve geldiği yönün tam tersi bir doğrultuda yürümeye başladı. Köprüyü bu kez tersten geçti, sağa kıvrıldı... Sonra geniş bir cadde üzerinde ilginç bulduğu her ayrıntıya bakarak ilerledi. Ani dönüşlerinden birinde Sekan’la göz göze gelse de, hiçbir şey anlamayacak kadar rahattı. Serkan’ın gördüğü son adımlar şehrin en büyük otellerinden birinin kapısında kayboldu.
Takip bitmiş, saat de epeyce ilerlemişti. Günlerden Salı’ydı ve daha iki gün vardı.
Polise gitse ne diyebilirdi ki... Belki yanlış duymuştu belki doğru duymuştu ama “Ne vardı ki bunda” demezler miydi? Üstüne üstlük elalemin görüntülerini çekiyor diye başına iş açma olasılığı bile vardı.
Kimden yardım alabileceğini düşünürken ilk aklına gelen isim Necip oldu. Necip de birkaç gün önce gelmişti memleketine ve henüz görüşmeye fırsat bulamamışlardı. Çocuklukları beraber geçmiş biri Türk, biri Arap kökenli bu iki arkadaş çevrelerinde parmakla gösterilen iki güzel dosttu. Bu dostluğun evrelerini anımsayarak vardı evine ve ailesiyle kısa bir hoşbeşten sonra odasına çekildi. İlk iş olarak Necip’i aradı ve çok acele yanına gelmesini istedi. Sonra babasının üniversiteyi kazanma hediyesi olan bilgisyarının başına geçti. Kameradaki bir iki ufak işlemden sonra çıkardığı mini DVD’yi sürücüye yerleştirdi ve görüntüleri bilgisayarına kaydetti. Ardından iki şüphelinin uygun pozisyonlarını yakalayarak yazıcıdan çıktısını aldı.
Necip’in gelmesi on dakika sürmedi. Aile fertleriyle kısa bir hal hatır sohbetinden sonra başbaşa çekildiler odaya ve Serkan olan biteni ayrıntısyla anlattı. Tepki tam da beklediği gibiydi. “Bu işte bir iş var”dı!.
İki arkadaş gece boyunca ne yapabilecekleri üzerinde kafa yordular. Necip’in ilk aklına gelen şey; adamın kimliğini öğrenmekti. Otelde çalışan bir akrabası vardı, ondan yardım isteyecekti.. ertesi akşam, bu kez Necip’in evinde buluşmak için sözleştiler. Serkan’ın kaçakçılar tarafından görülmüş olma ihtimali çok yüksek olduğu için bütün işleri Nceip halledecekti yarın.
Çarşamba akşamı bu kez Necip’in bilgisayarının başındaydılar. Necip aynı camekanlı bölmenin bugünkü görüntülerini kaydetmiş, ardından da otele giderek akrabasını bulmuş ve Tamer’den aldığı resmi göstererek kim olduğunu öğrenmişti. Arthur T. Schmeltz isimli bir Alman’dı ve kayıtlarda tarih profesörü olduğu yazıyordu.
Heyecanla internete girdiler ve arama motoruna bu ismi yazdılar. Epeyce sonuç çıkmıştı ve ilkini tıklayarak bir ipucu aramaya çalıştılar. Necip’in İngilizcesi daha iyiydi ve hızlı hareketlerle açıyordu önüne gelen sayfaları. Evet bu isimde bir tarih profesörü vardı ancak biyografisindeki doğum tarihi 1949’u gösteriyordu. Oysa resimdeki yabancı çok daha gençti.
Yanılmadıklarını birkaç dakika sonra karşılarına çıkan bir resimle gördüler. Gerçek Arthur T. Schmeltz müzedeki turiste hiç benzemiyordu.
Aynı ismi taşıyan iki farklı kişi olabilir mi diye düşünmediler bile. Zira aynı ismi taşıyan iki tarih profesörü bulmak hiç de kolay değildi. Evet kesin kararlarını vermişlerdi. O turist bir kaçakçıydı ve otele vrediği isim sahteydi.
Bilgisayar başındaki son işleri Necip’in bugün müzede çektiği görüntülerdi. Bu görüntüleri Serkan’ın ilk aldığo kayıtlarla karşılaştırdıklarında hiçbir fark göremediler. Camekandakiler hala orijinaldi.
Artık polise gidebilirlerdi ancak hem bir günleri daha vardı, hem de karşıkonulmaz merakları...
Serkan o gece evi arayarak Neciplerde kalacağını söyledi ve sabah saatlerinden itibaren heyecanla kaçakçının otelden çıkmasını bekledi. Nihayet telefon gelmişti. Necip oteldeki akrabasına turistin otelden çıkması halinde mutalaka kendisini hebardar etmesini bildirmişti.
On beş dakika sonra oteldeydiler ve kendilerine büyük yardımı dokunan akrabayı ikna etmek hiç zor olmadı. Odaya üçü birden girdiler. Aradıkları malzeme deri bir çantanın içinde hiç de gizli kapaklı durmuyordu. Demek ki bu işi o kadar kolay yapıyorlardı ki sahte sikkeleri gizlemeye ihtiyaç bile duymuyorlardı.
Kaçakçının planı belliydi. Bu sahte sikkeler camekanlı bölümdeki orijinalleriyel değiştirilecekti.
O halde ilk yapacakları iş bu çantadaki sikkelerin sahteliğini ispat etmekti. Bu iş de Serkan’a düşüyordu. Onlarca sahte sikkenin arasından birkaç tanesini almanın hiç farkedilmeyeceğini düşündüler.
Serkan yarım saat içinde çarşıdaki kuyumculardan birindeydi. On yılların verdiği tecrübeyle sikkeyi inceleyen ihtiyar gözlerin yanıtı çok kesindi. Sikkeler geçmişi çok yenilere dayanan bir alaşımdan yapılmışlardı, hiçbir değerleri yoktu.
Cumartesi sabahı şehrin bütün yerel gazeteleri bu olaydan söz ediyordu. Hemen hepsinin baş sayfasında Serkan’ın kamerasından taranmış iki resim vardı. Birisi, Interpol tarafından kırmızı bültenle aranan uluslararası bir tarihi eser kaçakçısı, diğeri ise müzenin emanet edildiği güvenlik görevlilerinden biriydi. Ancak ayrıntılarda bugüne dek izine rastlanmamış birçok kaçakçılığı ortaya serecek ipuçları vardı.
4/12/2009 · Kategori: ANTAKYA
Onu ilk kez bir hastane odasında çekilmiş fotoğrafta tanıdım. Yatağın ucuna eğreti oturmuştu. Apak saçlarıyla objektife mağrur bakmaya çalışan, ama artık son nefesini vermeye sayılı günleri kaldığını her haliyle belli eden bir ihtiyardı. Hemen yanında, onunla aynı karede yer almaktan duyduğu gururu yüzünde yansıtan, son günlerinde yalnız bırakmadığı için buruk bir mutluluk duyan akrabalar, babam vardı…
Daha sonra sora sora öğrendim. O, henüz on yedi yaşında girdiği vatan savunmasını uzun yıllar sonra alnının akıyla tamamladığında, belleğinin bir yanı İngilizlerin elinde tutsak geçmiş anılarla yüklüydü, bir yanı Arap çöllerinde çatışmalarla... Bacağında ise bir Fransız kurşunu vardı. Antakya’nın ilk kuvayı milliye çetelerinde savaşmış bir kahramandı…
Cemil bey, savaşla beraber askerliği biten milyonlarca insandan biri değildi. Zira memleketi Antakya uzun yıllar sürecek bir işgalin pençesindeydi…
Fotoğraf makinesinin objektifine bakarken neler düşündüğünü hiç kimse bilemeyecekti. Ama flaş her gümbürdediğinde yaşamı boyunca duyduğu bütün patlamaları birer birer aklından geçirir gibi değişiyordu bakışları. Yoğun ışık henüz etkisini yitirmeden gözlerine yerleşen gurur, ince elenmiş bütün tarih kitaplarından okunabilirdi. Antakya’da, Kilis’te, Halep’te… Belki de işgal edilmiş herhangi bir vatan köşesinde yeniden kazanılmış düşlerin sevinç haykırışlarıydı belleğine yaptığı yolculuk.
Sadece aynı acıları yaşamış gözlerin ayırt edebileceği an’lık gölgelerde, belki bacağına kurşun saplanırken yaptığı bir hata, belki iki kulaç gerisinde sonsuza uğurlayacağı bir can yoldaşının özgürlüğe takılı kalmış bakışları, belki de arkasını döndüğünde yağan kurşunların izleri vardı.
* * *
Küçük çayın kenarından birerle kol yürümeye çalışıyorlardı. Bu görüntü, durduğu tepeden çıplak gözle bakan biri için nizami bir asker topluluğuna benzetilebilirdi pekâlâ. Ama dürbünle izlendiğinde sekiz kişiden oluşan birliğin hali içler acısı görünüyordu. En arkada yürüyen iki er ayaklarını sürümekte zorlanıyordu zaten. Her birinin saçı sakalı birbirine karışmış, ayaklarındaki bez parçalarından kanlı parmakları fırlamış, avurtları sanki aylardır ekmek yüzü görmemiş gibi çökmüştü.
İlk top mermisi yirmi metre önlerine düştü. İkinci mermide ise tam isabet vardı. Sekiz yorgun askerden nispeten sağlıklı olanlar siper almayı başarmış ama ikisi en arkadaki yaralı arkadaşları olmak üzere üç arkadaşları anında şehit düşmüştü. Cemil’de hiç hasar yoktu ama yerde cansız yatan arkadaşlarını gördükçe sağ kurtulduğuna sevinemiyordu.
Üçüncü bir top sesi duymadı. Hafiften doğrulmaya çalıştığında her ağacın arkasından üzerlerine doğru çevrilmiş namluları gördü. Birkaç metre yanında kıvranan komutanının silahı son patlamayla savrulduğundan verebileceği tek komut kalmıştı…
Artık İngilizlerin elinde tutsaktı. İngilizlerin komutanı, şehit arkadaşlarını gömmeleri için izin vermişti. Zor da olsa son görevlerini yerine getirdiler.
Kalabalık İngiliz birliğinin önünde yürüyerek, bir saat önce üç arkadaşlarını yanlarından ayıran topun arkasından geçtiler. Az ilerde çarpışma öncesi hayaliyle yürüdükleri Arap köyü vardı. Biraz daha yakınına gelince, bu köyün artık tamamen İngiliz askerleri tarafından kullanılan bir karakol haline geldiğini gördüler. Bazı evlerin önünde nöbetçiler vardı. Kendilerinden başka tutsaklar olabileceğini düşündüler.
* * *
Tutsaklık herkes için zordur. Ama nasıl ki tutsaklığı daha çekilir kılan koşullar hayal edilebilirse, daha kahredici kılan koşullar da mevcuttur. Cemil ve aynı uğurda omuz omuza çarpıştığı birçok savaşçı için tam da böyledir. Daha düne kadar ormanlarında avlandıkları, kırlarında dolaştıkları, babalarından vatan diye belledikleri topraklardadır tutsaklıkları…
Ayrı ayrı konuldukları minicik hücrelerin çatlak duvarlarından burunlarına yayılan kekik kokusu dünyanın başka hiçbir yerinde şimdiki gibi hüzünlü kokmazdı. Duvarın çatlağından boy gösteren bir reyhandan, tavandaki ankebüt ağına ya da kapı aralığındaki bezzekalaradek hiçbir şey yabancı değilse; tutsaklık, doğduğu göklerin altında ömür boyu elleri kolları bağlı kalmak gibi koyar adama.
O yüzden hepsinin aklında fikrinde kaçmak vardı.
Cemil ilk fırsatta erişir muradına. Kendisine kalsa o koşullarda belki hiç aklına bile getirmeyeceği banyo gereksinimi, centilmen(!) İngilizler için fazlasıyla önemlidir.
Kapının kilidi bir kere çevrildikten sonra iki uzun boylu İngiliz askeri dışarı çıkması için işaret eder. Biraz ikircikli olsa da İngilizlerin komik hareketlerinden hiç de zarar verici bir niyetleri olmadığını anlamıştır. Kara tenli askerin tüfeğinin namlusunun işaret ettiği yer güneş ışınlarının yoğunluğunda hiçbir şeyi ayırt edemediği bir aydınlık kapıdır. İlk adımı attığında gözlerini kısa bir süre kapatmak zorunda kalır. Henüz daha çok yeni bir tutsak olduğu için gözleri çabuk alışır bildik aydınlığa. Sağda solda sohbet eden askerler, birkaç Arap köylü ve zeytin ağaçlarındaki sığırcık sesleri, cılız bir köpek ilk dikkatini çeken ayrıntılardır. Neden sonra her halinden Türk olduğunu belli eden bir başka tutsağı yine iki İngiliz askerinin önünde aynı yöne doğru ilerlerken görür. Köyün dışına doğru yaklaştıklarında duyduğu gümbür gümbür akan suyun sesinden Fırat nehrinin yakınında olduğunu anlayıp sevinecektir.
Ne var ki; hemen önlerine çıkan bir kuyunun başında durmuşlardır. Kuyudan çıkan suyun iletildiği bir kanalın başında beşer metre arayla oturmaları istenir. Sonra birer maşrapa uzatılır ellerine. Maşrapaların içinde mis gibi kokan defne sabunları vardır.
Normal koşullarda böyle dört tane “gâvur”un önünde banyo yapmaktansa yıllarca pis kokmayı tercih ederdi belki ama şimdi özgürlüğüne kavuşabilmek için çok değerli planlar yapabileceği saniyeler fırsatıdır bu banyo. Nitekim diğer tutsağın bakışlarından onun da hemen hemen aynı şeyleri düşündüğünden adı gibi emindir. Üzerinde sadece uzun tumanı kaldığında kaçma planı hazırdır. Yaklaşık elli metre ileride gördüğü kayalıklara kadar koşacak ve oradan kendisini Fırat’ın sularına bırakacaktır. Kaş-göz işaretleriyle bu planını banyo arkadaşına da anlatır.
Şimdi bütün yapacağı şey; İngiliz askerlerinin bir gaflet anını beklemekti.
Bunun dışında bir küçük sorunu daha vardı. İlk başta düşünememiş, ayakkabısını çıkarmıştı. Elbiseler çok önemli değildi ama yırtık pırtık da olsa ayağında bir ayakkabı bulunması elzemdi. Suyu ayağına döker gibi yaparak ayakkabısını giymeye çalışırken diğer tutsak da niyetini anlamış, aynı şeyi yapmaya başlamıştı.
Bu sırada İngiliz askerleri sanki neşeli bir konuyu tartışır gibi seslerini yükseltmişlerdi. Biri silahını yere dayamış ve birazdan kendilerine getirecekleri bir havluyu sanki ikiye bölmeye çalışıyor ama başaramıyordu. Anlaşılan çok az zamanları kalmıştı. Belki en fazla birkaç dakika… Ayakta bekleyen kara derili asker de kahkahalarla havluyu tutan arkadaşına yaklaşmış, silahını yere bırakarak havlunun bir ucundan çekiştirmeye başlamıştı. Diğer ikisi ise kesintisiz gülüyorlardı. Havlunun bu şekilde tutulması görüş açısını kapattığı için şimdi tam zamanıydı. Bir an kadar kısa bir süre karşısındakine baktı, bir göz işareti yaptı, sonra bir kez daha havluyla cebelleşen İngilizlere baktı ve ani bir hareketle kayalıklara doğru koşmaya başladı.
Saniyenin çok kısa bir bölümünde yoldaşı da fırlamış ve birkaç metre arkasından koşmaya başlamıştı.
Askerlerin durumu fark etmesi, havlu ikiye ayrılıp da arkaları üzerine düşmelerinden sonra oldu. Olayı seyreden iki asker derhal ateş etmeye başlamışlardı. Bu arada diğer ikisi de şoktan kurtulmuş tüfeklerine sarılmıştı. Onlar peşlerinden koşarken silah seslerini duyan bir grup asker daha belirmiş, kaçış yönlerine doğru fırlamıştı.
Fırat nehrinin azgın aktığı bir yerdi ve arkalarından yağan kurşunlar nehrin gürültüsüne karışıyordu. Vahşi beyaz köpüklerle aralarındaki mesafe kabaca bir hesapla on metre kadar vardı. Şimdi önlerinde sadece iki seçenek kalmıştı. Birinci seçenekte delik deşik olmuş birer cansız vücut halinde Fırat’a kavuşmak, ikinci seçenekte ise kalan güçlerinin son kırıntılarını kullanıp olanaksız gibi görünen karşıya yüzerek ayak basmak… Her koşulda suyla temas edecekleri için hiç ikircik göstermeden atladılar. Cemil bey, sanki saatler süren bir düşüşün içinde çocukluğunun Asi nehrini anımsadı. Birazdan tanışacağı deli su kadar olmasa da, Asi de yeterince azgın akardı. Kimi zaman suya daldıkları noktanın karşısında çok daha uzaklarda bir yerde çıkarlardı toprağa. Sanki onların hepsi birer antrenmandı ve bugünkü büyük sınav için bir hazırlıktı diye geçirdi aklından. Oysa yanında, daha adını öğrenmeye bile fırsat bulamadığı yoldaşında böyle bir deneyim yoktu. Birkaç dakika içinde İngiliz askerleri kayalıklara varmış ve daha rahat nişan alarak Fırat’la boğuşan iki askere kurşun yağdırmaya başlamışlardı. Deneyimli Cemil bey için akıntı bir üstünlük sağlarken, isimsiz yoldaşı hala ilk atladığı yerde çırpınıyordu. Bir süre sonra önce bir kurşun tam boğazına saplandı, ardından bir tane, bir tane daha… Şehit bedeni şimdi dört dönen suyun içinde çalkalanıp duruyordu.
Cemil bey son bir gayretle karşı kıyıya vardığında artık ne İngiliz askerleri vardı peşinde, ne de sağından solundan vınlayarak geçerek suya saplanan kurşunlar. Tutsaklığından kurtulduğuna sevinemiyordu. Topu topu birkaç kelime konuştukları, ama ölüme giden bir yolda aynı inançlarla koştukları yoldaşını şehit vermişti. Bütün kuvvetini toplayarak ayağa kalktı ve gözlerini Fırat’ın artık kanlı akan sularına gözyaşlarıyla dikti. Vatan toprağına elleriyle gömemediği şehit için yapabileceği tek şey dua etmekti.
Şimdi sanki bir suçlu gibi, insanlarına çekinerek yaklaştığı bu toprakların yüzlerce yıl boyunca ataları tarafından yönetildiğine inanmakta zorluk çekiyordu.
Yıllarca gezindiği bu topraklarda birçok kez yüzüne gülen insanların arkasını döndüğünde kurşun sıktıklarına tanık olmuştu. En çok koyan da buydu kendisine. Bir yerlerde mutlaka bir yanlış vardı ama savaşın tüm sıcaklığıyla sürdüğü o günlerde siyah ve beyazın dışında renk yoktu.
Nerede olduğunu bilmiyordu. Tek bildiği şey Fırat nehrinin kıyılarında yapayalnız, silahsız, aç ve üstü başı perişan bir vaziyette kalakaldığıydı. Bu koşullarda yapması gereken ilk iş en yakın birliğe ulaşmaktı. Ama en yakın birliği nerede ve nasıl bulabileceğine ilişkin en küçük bir fikri yoktu. Geriye, sürekli kuzeybatıya yürümekten başka bir seçeneği kalmamıştı. Halep’e sağ salim varabilirse, oradan ya kendisine yeni bir yer gösterirler ya da yıllardır görmediği memleketine dönerdi.
Savaş içerisinde olmasaydı aşmak zorunda olduğu yol, bir çocuk oyuncağı kadar basitti. Ama şimdiki ortamda hiç kimseye güvenemeyeceğini biliyordu. Bu yüzden mümkün olduğu kadar gece saatlerinde yürümeye gayret edecekti. Gündüz vakitlerinde dinlenebileceği bir kuytu köşe bulması çok daha kolaydı çünkü…
* * *
Patlayan flaşın yankısındaydı sıra…
— Süreniz dolmuştur! Evet, bayanlar baylar lütfen boşaltabilir misiniz, Cemil beyin biraz dinlenmesi gerekiyor!
Hemşirenin haklı sesi fotoğrafta yer alan birçok kişi için Cemil beyden sonsuza dek ayrılmak anlamına geliyordu…
Hastaneden uzaklaşan düşünceli yüzleri; aynı yıl birçok kez bıçak gibi kesmeye devam edecekti zemheri.
Bahar gelmeden Cemil bey varacağı son hedefine çoktan varmıştı. Kekik kokan dağlarına kavuşmuştu. Atını uçsuz bucaksız gürgen ve kayın ormanlarına sürüyor, ters akan nehrine çocukluğunun şen günlerindeki gibi dalıp dalıp çıkıyordu. Görevini yapmış olmanın mutluluğunu duyan her ölümlü insan kadar mutluydu. Üstelik yalnız da değildi. Başları Amanosların ta ardına dek uzanacak kadar dik olan kahramanlarla beraberdi. Birini görür görmez anımsamıştı. Oydu işte! Fırat’ta bırakmak zorunda kaldığı arkadaşı…
Emin, vakur, güvenli sürüyorlardı atlarını. Ama yine de bir şeyler eksik gibiydi.