Dört kiŞi etrafında dönen aşkların bir hikâyesi. Kadro çok
güçlü olunca ortaya keyifle izlenen bir film çıkıyor. Julia
Roberts, Nathalie Portman yetiyor zaten. Nathalie Portman son
derece başarılı bir performans sergiliyor özellikle.
Başlangıç sahnesi çok başarılı. Alice (Narhalie Portman) ve Dan (Jude Law)
Londra'da bir caddenin iki farklı kenarında birbirlerine bakarak
yürümekteler. Işık yandığında beklemeye başlarlar ancak bu arada bir araba
Alice'e çarpar. Dan koşarak yanına gider, Alice
usulca ona bakar ve "Merhaba yabancı" der. Bir aşk
başlamıştır. Ardından Dan onu hastaneye götürür.
Dan amatör bir yazardır. Alice'in yaşamını konu alan bir roman yazmaya başlar.
Bu arada fotoğraf çekimi için gittiği bir stüdyoda Anna'ya asık olur. Onun
bir sevgilisi olduğunu öğrenen Anna ilk başlarda oralı olmaz ama zaman
icinde o da Dan'ı sevecektir.Dan, internette bir sohbet sırasında tesadüfen
tanıştığı Larry isimli bir doktora kendisini Anna diye tanıtarak işletir
ve randevu verir. Randevu verdiği yerde ise gerçek Anna vardır. İkisi
orada
tanışır ve aralarında evliliğe dek gidecek bir ilişki başlar.
Filmde insanlar insanları aldatmaktadır ama yine de bir dürüstlük vardır.
Son noktalar konulurken her şey ozgürce konuşulur. Taşlar bağlanıp itler
salınmaz, bitişler de tıpkı başlangıçlar gibi doğaldır.
Filmin en ilginç sahnesi Larry'nin gittiği bir striptiz barda Alice'le
karşılaşması ve striptiz yaptırmasıdır. Bu sahnede aralarında gecen
konuşmalardan birinde Larry Alice'e gercek adını sorar. Alice
"Jane" der. Larry inanmaz. Kendisine doğru bir şey göstermesini
söyler. Alice şu cevabı verir: Yalan söylemek bir kiz için elbiselerini
soymaksızın alabileceği en büyük eğlencedir.
Alice dört yıl boyunca Dan'a da yalan söylemiştir. Gerçek adı Jane'dir ve
bunu ancak Dan'i terkedip Newyork'a giderken pasaport kontrolünde
öğrenebiliriz.
"Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi" isimli filmiyle şu
günlerde adından sıkça söz ettiren ünlü muhalif Thomas Moore'un bir başka
belgeseli Sicko... Bu belgeselde Moore, özel sağlık sigortası şirketlerinin halkı
nasıl sömürdüğünü anlatıyor.
Belgesel boyunca gerçek hayattan seçilmiş, bizzat bu sömürü sisteminin
gazabına uğrayanlarla gerçekleştirilmiş röportajlar var.
79 yaşındaki bir adam emekliliğinin tadını çıkaracağı yerde yaşına ve
cüssesine hiç de denk düşmeyen çok ağır bir işte çalışıyor. Çünkü tedavisi
için gerekli olan ilaçları ancak
çalıştığı takdirde ücretsiz alabiliyor. Bir başkası basit bir ağrı kesici için
213 dolar para istendiğini söylüyor. İki parmağı kopan birisine ise
yapılan teklif şu: Orta parmağını
kurtarmak istiyorsa 60 bin dolar diğer parmağını kurtarmak istiyorsa 12
bin dolar ödemek zorunda.
27 yaşındaki genç bir bayan kanser olduğunu öğreniyor ve masraflarını
karşılaması için sigorta şirketine başvuruyor. Şirket görevlilerinin
verdiği yanıt: Kendisinin çok genç olduğu, bu kadar genç yaşta kansere
yakalanan birine ödeme yapılamayacağı şeklinde ..Bir başkasına çok şişman diye
ödeme yapılmıyor, bir başkasına çok zayıf diye... O şirketlerden birinde
çalışan bir görevli kabul edilmeyen hastalıkların listesi sorulduğunda içinde
bulunduğu
salonu göstererek "burada bir tur atar" diyor
Bu şirketlerin çok yüksek maaş ödeyerek istihdam ettiği personelin biricik
amacı ödeme yapmamak için bir neden bulmak. Böyle bir neden bulan
doktorlar, ajanlar ödüllendiriliyor.
Bir zamanlar böyle bir işte çalışan bir doktorun itirafları kan emici
düzeni çok net anlatıyor. Doktor, şirketi yarım milyon dolarlık ödemeden
kurtardığını, bunun için ödüllendirildiğini ama talebi reddedilen hastanın
yaşamını yitirdiğini söylüyor. Vicdan azabı çektiğinden söz ediyor.
Kocasını kaybeden bir kadının anlattıkları ise izleyiciyi gözyaşlarına
boğuyor.
Tendonu kopan birinden 24 bin dolar isteniyor. Aynı kişi tedavisini Kanada'da
ücretsiz yaptırıyor. Kanada gibi ulusal bir sistemle "sosyal tıp"
uygulayan ülkeler "komünist", "sosyalist" diye nitelendiriliyorlar.
Kanada'da yaşam endeksi ABD'ye göre üç yaş daha fazla. ABD'de 50 milyon
insan sağlık alanında sigortası ve bunların 18 bini her yıl bu nedenle ölüyor
Thomas Moore, bu noktaya nasıl gelindiğini araştırırken geçmişinin Nixon
dönemi Amerika'sına kadar gittiğini görüyor. Son dönemde Hilary
Clinton'un cesur bir çıkış yaptığını ancak bir süre sonra sesinin
kesildiğini söylüyor. Onun da sürekli büyüyen sigorta şirketleri
tarafından satın alındığını söylüyor.
Belgesel Küba'da bitiyor. ABD'nin burnunun dibindeki Küba,
Amerika Birlesik Devletleri'nde binlerce dolara mal olan tedavileri tek
kuruş para almadan herkese uyguluyor.
Franco faşizmi sonrası İspanya'da öne çıkan belli başlı yönetmenlerden biri olan Pedro Almodovar'ın bir filmi "Volver" (yani "Dönüş"). 2006 yılı yapımı olan film İspanya'da ve dünya çapında pek çok ödül kazandı.
Başlıca rollerini Penelope Cruz, Lola Dueflas, Blanca Portillo'nun paylaştığı film üç kusak İspanyol kadının çevresinde gelişen bir hikayeyi anlatıyor.
Raimundo (Penelope Cruz) eşi ve çocuğuyla güç bela yaşamını sürdürürken, bir akşam iş dönüşü henüz ergenliğe yeni adım atmış kızının korku içinde kendisini beklediğini görür. Kızı kendisine tecavüz etmeye yeltenen babasını öldürmüştür. Bütün sorumluluğu üzerine alan Raimundo zaten hoşlanmadığı eşinin cesedini ortadan kaldırmak üzereyken çok sevdiği teyzesinin ölüm haberini alır. Cenazeye kendisi gidemez ama aynı mahallede kaldığı ablası Sole gider.
Bu cenaze ve dönüş bütün aile için geçmişte yaşanmış pek çok sırrın açığa çıktığı gelişmelere
sahne olacaktır.
Filmin en etkileyici sahnelerinden birisi Raimundo'nun duygulu bir şarkıyı söylerken yarattığı atmosferdir. Penelope Cruz çok basarılıdır.
Filmi küçükken izlediğimde, başlangıç sahnesinde "Yurttaş Kane"in "Rose Bud" sözcüğü ağzından çıktıktan sonra can verdigi sahneden müthiş etkilenmiştim. Muhtemelen filmi bitiremeden yatmıştım. Zaten günlerce rüyalarıma girmişti o sözcük.
Yurttaş Kane, Amerika'da dev bir basın yayın kuruluşunu elinde bulunduruyor. Dunyanın en zengin İnsanlarından biri. Öldükten sonra hakkında yapılan kimi konuşmalar nasıl biri olduguna dair minicik ipuçları veriyor. Bir işverenin yaptıgı konuşmada Kane için "komünist" denirken, işçilerden bir kişi "faşist" diyordu.
Dev servetini politikaya atılmak için de kullanan her zengin Amerikalı gibi, Yurttas Kane de şansını deniyor ve vali secimlerine katılıyor, kapitalizm eleştirisi, yoksulları koruma kollama, yolsuzluklardan hesap sorma vaatleriyle açık ara onde gidiyor bir süre. Ama rakibinin bir ayak oyunuyla kaybediyor secimi.
Zira evli ve bir cocuk babası olan Kane genc bir sarkici kadına asık olmuştur, iliskileri ise başlıca siyasi rakibi tarafından kullanilacaktir.
1941 yılı yapımı bir film Yurttaş Kane ve bugün bile müthiş sinema tadı alınarak izlenebiliyor.
Orhan Kemal'in aynı ismi taşıyan muhteşem kitabından uyarlanmiş "Bereketli Topraklar Üzerinde". Yapım yılı 1979. Yönetmenliğini Erden Kıral yapmış. Filmin başlıca rollerinde Tuncel Kurtiz ve dönemin Ankara Sanat Tiyatrosu'nda çalışan genc oyuncuları yer almakta.
Toplumcu gerçekçi tarzda eserler veren Orhan Kemal'in kitabı, ülkemizde bu tür edebiyat eserleri arasında en önde gelen kitaplardan biridir. Orhan Kemal, Çukurovalı işçilerin ağır yaşam koşullarını anlatırken 1930'lu yıllarda Çukurova'da bir çırçır fabrikasında çalışırken edindiği tecrübeleri kullanmış.
Filmin çekildiği tarihle kitabın konusuna temel olan deneyimlerin tarihi arasında neredeyse yarım yüzyıllık bir fark var. Bu kadar büyük bir zaman dilimine rağmen yaşam koşulları Çukurova'da hep ağır olmuş insanoğlu için. Filmin çekildiği tarihten günümüze kadar gecen zaman ise 30 yıl. Oraları belki gidip görmedim ama yaşam koşullarının hala çok ağır olduguna dair sayısız haber okudum gazetelerden. Belki herkesin gözü önünde zevk icin kaplumbağalara kursun sıkan ağa cocukları yoktur, belki herkesin gözü önünde kocalarını ağanın adamları ile aldatan Fatmalar da yoktur ama bırakın Çukurova'yı İstanbul'un göbeğinde tersane kazalarında onlarca işçi yaşamlarını yitirirken günümüzde; Çukurova'da gözlerden uzak pamuk tarlalarında, derme çatma atölyelerde kimbilir kaç insanımız kolunu bacağını ya da yaşamını yitirmekte.
Filmin konusu kısaca şöyle: Sivas'ın bir koyünden yola çıkan Köse Hasan, Pehlivan Ali ve Yusuf adlı üç arkadaş, Çukurova'ya para biriktirmek için gelirler. Birbirlerini asla bırakmama kararı almışlardır. Bölgede fabrikası olan bir hemşerilerinin yanında güç bela işe girerler ve dayanılmaz koşullar altında çalışmaya başlarlar. Yaşam şartları o derece ağırdır ki Köse Hasan yakalandığı hastalıktan kurtulamadan ölür. Ölürken yanında ne Pehlivan Ali vardır, ne de Yusuf. Şartlar koparmıştır bağları.
Yasamı ağırlastıran ne sadece doğa ne sadece iş kosullarıdır. Ağa, ağa çocukları, ağanın adamları, tek çareyi onlara yalakalıkta gören ve adım adım insanlıktan çıkanlar. Ve tabii ki korkunç bir emek sömürüsü.
Filmin sonunda sadece Yusuf geri dönecektir koyüne. Ama artık köyden çıkan Yusuf değildir.
Elbette haksızlığı görüp isyan edenler de var. Bu da doğanın şaşmaz diyalektiği zaten. Her zaman birileri çıkacaktır yanlış giden bir seylere dur demek için. Belki cogu zaman yenileceklerdir ama her zaman varolacaklardir.
Filmden bir söz : ya vermeli canını insan için ya etmemeli kalabalık dünyamızda!