20/5/2008 · Kategori: Oykulerim
BİR KAYBOLMA ÖYKÜSÜ
Asansör kapısı kapanıp da az önce aralıktan görünen iki sevimli yeğeninin ve kardeşinin yüzü kaybolduğunda, mutluluktan içi içine sığmıyordu. Aylardır görmediği küçük yeğeni kocaman olmuştu, nasıl da tatlıydı kerata. Ne iyi etmişti de çıkıp gelmişti kardeşinin evine. Ayların özlemini susuzluktan çatlamış dudakların ilk bulduğu pınardan kana kana su içmesi gibi gidermişti saatlerce. Yavrucak ilk anda ikirciklenmiş ama kısa sürede tanımıştı dayısını. Çıkarken, “gitme” der gibi bakıyordu muhteşem gözleri...
Kardeşinin evi şehrin epeyce dışında kalan yeni bir semtteydi. Sağda solda birkaç bloktan oluşan siteler dışında çok az ev vardı. Yeni stabilize edilmiş geniş bir cadde, ordan burdan bu caddeye çıkan üç-beş tozlu topraklı yol ve ufukta bir yerlerde zor seçilen Ankara’nın evleri... Gerisi sadece doğaydı. Öyle ahım şahım bir manzara yoktu, hatta çirkin bile denilebilirdi bu görüntü için. Ama gözüne o kadar güzel görünüyordu ki...
Caddeye çıkınca minik yeğenini, kardeşinin kucağında el sallarken gördü pencereden, ablası ise öbür elini ısırıyordu sanki. Hemen öpücükler yollayıverdi üçüne... Tek tük geçen taşıtlar dışında otobüse benzer hiçbir şey görünmüyordu. En yakın taksi durağı, ufukta silüeti kıpırdayan evlerin arasındaydı. Eli, kemerine asılı duran kılıftaki cep telefonuna dokundu bir an, sonra vazgeçti. Baksaydı, şarjının çoktan tükenmiş olduğunu farkedecekti oysa ki. Bir cigara yaktı, birkaç dakika keyifle tüttürdü. Pencereden hala el sallıyordu ufaklık.
İçinden bir ses, otobüsün bir saatten erken gelmeyeceğini söylüyordu, şimdi taksi çağırsa en az on beş, yirmi dakika beklemesi gerekecekti. Kendisiyle beraber penceredekiler de boşuna beklemesindi. Sevgili üçlüye doğru bir takım el işaretleri yaparak yürüyerek gideceğini anlatmaya çalıştı. Çevreyi iyi bilmese de ilk kez geliyor değildi oralara. Kaldı ki, Ankara, işte orada öylece duruyordu, çukurun tepesinde gözüken şirin bir silüet…
Kardeşi anlamıştı ama o da tek elini ve başını kullanarak beklemesini söyler gibiydi. Ya da ona öyle geldi. Son salladığı el, artık kesinlikle yürümeye karar kılmış bir vedaydı.
Sitenin arkasına doğru yürüyerek ufuktaki silüete çevirdi yönünü. Pencere de geride kalmıştı şimdi. Aşağıya doğru keskin bir eğimle inen yolu takip etti. Bir sigara daha yaktı. Hava sıcak olduğu için hoşuna gitmedi bu kez dumanı. Yine de söndürmedi, uzun bir yol boyunca kendisine arkadaşlık edecekti sigara... Yol ve bitiminde başlayan patika epeyce aşağılarda sona erdiğinde, arkasındaki site kibrit kutusu kadar kalmıştı. Şimdi önünde yabani otlarla, çiçeklerle, çalılarla kaplı bir alan uzanıyorduç çok geniş olmayan bu alanın bitiminde irili ufaklı tepeciklere çıkan daracık yollar bulunduğunu biliyordu.
Çiçeklere ve kuşlara küçüklüğünden bu yana hayrandı. Evinde bir defteri vardı, her sayfasında bir çiçek ya da bitkinin kurumuş gövdesi dururdu. Keşke o defter o anda yanında bulunsaydı diye hayıflandı. Montunun cebinden birkaç parça kağıt mendil çıkardı ve kolleksiyonunda olamayan her örnekten birer numune alıp yerleştirmeye başladı. Epeyce zamanını alıyordu bu iş ama hem çok zevkliydi, hem de hava kararmadan nasıl olsa yetişecekti taksi durağına. Zaten birazdan yol ayrımına varacaktı.
Karşısına dizilen yolların bildiğinden çok daha fazla olduğunu görünce şaşırdı ilkin. Ama farketmezdi, hepsi aynı yöne gitmiyor muydu?
Yön bulma konusunda olağanüstü yeteneksiz olduğu için sayısız kez dalga geçmişti arkadaşları. O da bunun ayırdındaydı. Bir keresinde Ankara’nın merkezi sayılabilecek bir mahallede, Kızılay’ın yönünü bile yüz seksen derece ters göstermişti. Bir keresinde de üç arkadaş gecekondu mahallesinde yollarını kaybetmiş, doğru yöne çıkabilmek için fikri sorulduğunda, gösterdiği taraf seçeneklerden elenmişti. Nasıl da gülmüşlerdi. Tıpkı o zaman güldüğü gibi bir tebessüm yayıldı dudaklarına, bir cigara daha yaktı.
Şimdi de sıra yol seçimine gelmişti. Birinde, sarı boyalı dev bir kamyon acı çeker gibi tırmanıyordu yokuşu. Bu yoldan gitse işlek bir mahalleye, hatta taksi durağına gidebilirdi. Ama onu sevmedi. Hangi yol daha kestirme olabilir diye birkaç saniye beyin jimnastiği yaptı. Yolların bir tanesi dışında hepsi, Ankara’yı gizleyen tepeye doğru çıkıyordu. Ama bir tanesi aynı yönde olmasına rağmen her nasılsa dümdüz gidiyor, geniş bir kayalığın orda gözden kaybolur gibi yapıp, üstten yeniden başlıyor ve çaprazlamasına tepeye doğru kıvrılıyordu. Evet, bu yoldan gidecekti. Birazcık trigonometri bilgisiyle çapraz yolun en kısa yol olduğuna kolayca karar vermişti. Gerçekten de o çapraz dönen yolu takip etse en geç yirmi dakika içinde taksiye binmiş olurdu.
Ama etmedi, edemedi. Geniş kayalığa geldiğinde, az önce gördüklerine hiç benzemeyen bir yol çıkmıştı önüne. Kayalığı aşar aşmaz yol ikiye ayrılıyor, bir tanesi, yani çapraz olan şehre doğru giderken, diğeri kayalığın arasından yerin altına iner gibi aşağılara uzanıyordu.
Hava yeterince aydınlıktı. İçinden, ihtiyatlı olduğu zamanlarda çıkan güvenilir bir ses “gitme!” derken, gizem peşinde koşmaya alışmış yanı “git, git!” diye bağırıyordu. Tercihini gizemli sesi dinlemekten yana yaptı. Aceleyle bir girip bakacaktı sadece.
Sağ tarafı yüksek, sol tarafı daha alçak olan aralıktan inmeye başladı. Yol daha on metreyi bulmadan patika halini almış, adım atması zorlaşmıştı. Bir sigara içimlik sürede kıvrıla kıvrıla indi aşağı. İnişin bittiği yerde düzlük başlamıştı. Usta bir bahçıvanın aletleriyle bezenmiş bir bahçe sınırı çıkmıştı karşısına, sevindi. İvecenliğinden biraz yan tarafa yürümekten caymasaydı, kapıyı ve tabelayı görecekti. Çitin üstünden atladı, bir süre ilerledi. Tam önünde dizi dizi çalılar, sol yanında da görenleri hayran bıraktıracak gür bir orman vardı. Tereddütsüz ormana girdi. Ne kadar büyük olduğunu tahmin edemiyordu, çünkü ağaçların boyu o kadar yüksekti ki, arkası görünmüyordu.
İhtiyatlı ses, “yeter artık!” diye yalvarmaya başlamıştı, aslında ona hak da veriyordu ama incecik bir yol gördü ki, nereye çıktığını öğrenmezse çatlayacaktı. Havanın hala aydınlık olduğunu duyumsuyordu ama ağaçların sıklığından epeyce karanlık olmuştu orman.
En çok beş dakika kadar takip etti ince yolu, daireler çize çize ilerledi. Karşısına bir bölümü sıra sıra çalılıklarla kaplı bir düzlük çıkmıştı yine. Gelişigüzel yürüdü, düzlükten ayrılan çok sayıda yol ağaçların arasında kayboluyordu.
İhtiyatlı ses artık ağlamaklıydı ve bu kez onu dinlemeye karar verdi. Ama çok geç kalmıştı.
Geldiğini sandığı yoldan geri dönmeye başladı. Oysa oradan gelmemişti. Gözleri zor seçiyor olsa da etrafındakileri, buradaki her şeyi ilk defa gördüğünden emindi. Bu arada çok zaman kaybetmişti. Düzlüğe ulaşıp asıl yolu bulmak için gerisin geriye döndü. O kadar çok yol vardı ki, hangi yoldan geldiğini bir türlü çıkaramadı.
İyice telaşlanmıştı, olasılığı en yüksek gördüğünü denemekten başka umarı kalmamıştı. Yine yanılıyordu, çok değerli dakikalar yine yanlış yönde tükenmişti. Üstelik bu kez düzlüğü bulmakta da epey zorlanacaktı. Sık sık düşmeye başlamış, her tarafı yara bere olmuştu. Göremiyordu ama biliyordu.
Düzlüğü şans eseri bulduğuna sevinsin mi, sevinmesin mi anlayamadı. Tam o sırada cep telefonu geldi aklına. Eline aldığında sinirden ve korkudan ağlıyordu artık. Oysa daha yeni şarj etmişti onu ama epeyce eskidiğinden çok çabuk tükeniyordu gücü.
Sesi kısılana kadar bağırdı, bağırdı... ormanın vahşi seslerinden başka hiçbir tepki duyamadı.
Artık kımıldayacak hali bile kalmamıştı. Bir köşeye kıvrıldı. Küçüklüğünden bu yana hiç bu kadar korkmamıştı. Kendi kendini motive etmeye çalıştı, ama başaramadı. Ormanda kaybolan küçük bir kızın başına gelenleri anlatan bir roman hatırladı. O kurtulmuştu ama ya kendisi.
Vücudunun her yanı sızlıyordu, elini değdiği yerden kan bulaştığını duyumsuyordu parmaklarına.
Acıdan, korkudan öylece uyuyakaldı. Aslında uykudan da öte bir sızmaydı bu... öyle sızmıştı ki, gördüğü kabuslar bile onu uyandırmaya yetmedi. Ta ki birine kadar.
Çok küçükken sürekli uykularını bölen bir kâbusu görmeye başlamıştı. Bir zamanlar çok aşina olduğu bu rüyayı görmeyeli çok çok uzun yıllar olmuştu. Dümdüz bir arazi üzerindeydi. Arazinin üzerinde ipe dizilmiş tesbih taneleri gibi çok sayıda çalı vardı. Birinin üzerinden atlıyor, sonra karşısına bir başkası, onun üzerinden atlıyor, sonra bir yenisi çıkıyordu. Gördüğü kâbusta geçmişini anımsamaya başlamıştı. Çocukluğu boyunca gördüğü bu kâbusun artık gecelerini terk etmeye başladığı sıralarda, bir ses “hah işte”, “oluyor!” demeye başlamıştı. O sesi bazen annesinin sesine benzetiyordu ve o sesin ikna ediciliği, ne kadar çok çalının üzerinden atlarsa o kadar artıyordu. Belki de en uzun atlamasını yaptığında çalıların sonunu görmüş, bittiği yerde dikdörtgen prizması gibi özene bezene yapılmış uzun çitin ayırdına varmıştı.
Daldığı uykudan o uzun çiti belki de ikinci kez gördüğünde ayıldı. Evet, o çit, kayalıktan indikten sonra karşısına çıkan çitti, çalılar da şu anda bulunduğu düzlükteydi. Ayağa kalktı, zifiri karanlıkta hiçbir şey görmediği halde tek sıra dizilmiş çalıların yönünü kolayca buldu.
Yaşamındaki en kusursuz yön saptamasıydı bu ve birkaç dakika sonra ilk çalının önündeydi. En küçük bir tereddüt göstermeden atladı üzerinden. Öyle güzel atlamıştı ki o karanlıkta, ne dengesini yitirdi, ne de yeni bir yara oluştu vücudunda. Ardından bir tane daha, ardından bir tane daha çıktı. Kaç tanesinin üzerinden atladığını saymadı bile ama gökyüzündeki karaltı epeyce azalmıştı artık ve tek tük de olsa seçebiliyordu çevresini şimdi.
Son çalıyı atladığında sol yanındaki büyükçe gölgenin kayalıktan başka bir şey olmasına olanak yoktu. O kadar emindi ki çakmağını yakmaya gerek bile duymadı. Zaten düzgün çit üç beş adım ilerisindeydi sadece. Kolayca aşıverdi üstünden, şimdi gölgeler içindeki dev kayalığın aralığındaydı yeniden. Yukarı doğru çıkmaya başladı.
Tepeye vardığında dünyaya yeniden gelmiş gibi hissediyordu kendini. Ankara’nın ışıkları gökyüzünü aydınlatıyordu. Işığın kendisini de çapraz yoldan birazcık yürüdükten sonra gördü.
Taksi durağına on dakika sonra vardı ve şoförü onu bekliyordu. İyi akşamlar dileyerek oturdu yanına, ihtiyar sürücü her yanı savaştan çıkmış izlenimi veren delikanlıyı görünce irkildi önce ancak gideceği yeri o kadar kibarca söylemişti ki, bu yolcudan hiçbir zarar gelmeyeceğine inandı. Üstelik iyi para getirecek bir mesafedeydi adres.
Kilidi çevirip evine girdiğinde, nişanlısı ve babası koşarak geldiler yanına. Anlatması birkaç dakika sürdü sadece.
Ertesi gün cumartesiydi, ilk işi yeni bir cep telefonu almak oldu. Sonra nişanlısının kullandığı arabayla gitti kayalığa. Biraz dikkatli bakınca yol ayrımında bir tabela olduğunu gördüler. Burası henüz hizmete sokulmamış bir piknil alanıydı. Kayalığın ta diplerinden bir grup gencin şen kahkahaları yükseliyordu.
2/5/2008 · Kategori: Oykulerim
Duyduğum cayırtıyla harekete geçmem arasındaki süre olan biten hakkında bir fikir edinmem için yeter de artardı bile…
İhtiyar sayılabilecek bir adam safari ciplerine benzeyen bir arabanın tekerlerinden fışkıran suyla sırılsıklam olmuştu. Daha tuhaf olan şey ise; adamın sanki saatlerdir orada oturuyormuş gibi kılını kıpırdatmayan sakinliğiydi…
Son sürat geçmeye çalışırken zorunlu bir fren molası vermiş aracın sürücüsü ise, Holivud marka savaş filmlerinde yarattığı dehşet sahnesinden uzaklaşan sözde kahramanlar gibi ilerliyordu yeni bir dehşete… Az sonra, önce bir yaşıtına çarpacak, ardından da duvara toslayacaktı ama ben hiçbir şey göremeyecektim. Bütün dikkatimi ihtiyara vermiştim çünkü. Bu fırtınada, bu mesafede o kazayı ihtiyardan başka birinin görmesi mümkün değildi zaten.
Orada öylece duruyordu. Gözlerinin anlamsız bir boşlukla dikildiği yerde sürekli yağan yağmurla yeniden yükselmeye başlayan bir su birikintisi vardı. Yoldan geçen sürücüler ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar uzaktan zor görebilecekleri ama gördükleri anda da ellerinden fazla bir şeyin gelmeyeceği bir çukurdaydı su… İhtiyar ise sokağın başından fırlayıp gelerek bilmem kaçıncı kez üzerini ıslatacak yeni bir hareket bekliyordu. Ama az önceki sulu kamçı sonuncusuydu ve henüz bunun farkında değildi.
Dev bir fırtınada yitirdiği hazineyi bir daha asla bulamayacağına inanan biri için birkaç damla suyla ıslanmak da neydi ki… Arabalar varsın zamanı yakalamak için olanca hızlarıyla geçsinler önünden, onun ne peşinden koşacağı düşler vardı ne de dolu dolu geçirmek için programladığı saatler… O şimdi, ölümüne saatler kalmış bir savaş kahramanının yenilgi günlerini acıyla andığı gibi anıyordu tokatlanmış geçmişini. O an için Alaaddin’in sihirli lambasından bir cin çıkıp da ne dilediğini sorsa, ilk aklına gelen şey şu lanet zamanı biraz olsun kısaltmasını istemek olurdu.
Zamanı büsbütün kısaltmak da geliyordu aklının ucuna ara sıra. Ama bir istisna dışında sürekli başarılarla geçmiş bir yaşam öyle bir sona asla layık değildi.
Evet, bir tek istisna bütün ilkeleri alt-üst etmekle kalmamış, bütün madalyalarını değersiz teneke parçalarına dönüştürmüştü bir anda… Yüzlerce sayfalık bir kitabın herhangi bir yerine konulan kritik bir dipnot nasıl değiştirirse bütün anlamı, bir büyük hata öylece değiştirmişti yaşamını.
Uzun tırnaklı ıslak eli sağ yanağına doğru giderken okkalı bir şamarın parmak izlerini arıyordu orada. Her gün beddua ederek yaptığı bir işti bu ve her denemesinde eliyle koymuş gibi buluyor, ilk günkü acıyı duyumsuyordu. Dişleri hınca hınç kenetlenmişti…
Az önce yüzüne hak etmiş birini cezalandıran bir ifadeyle bakan delikanlının hemen ilerde yaptığı kaza ise bütün yoğunluğuna bambaşka bir boyut kazandırmıştı. Aç karnı aklının ucuna bile gelmiyordu, kendi kazasını bir an olsun unutmamıştı ama keskin tekerleklerin fırlattığı kirli suyu da ilk kez düşünüyor gibiydi… Safari kılıklı çelik yığınının zavallı kemik ve dokulardan oluşmuş kitleye çarparken çıkardığı ses, ihtiyarın yer yarılsa kıpırdamayacakmış gibi duran yüzünü çevirmesine vesile olmuştu. İkinci çarpma elbette ki ilki kadar önemli değildi.
Daha önce hiç görmemişti ama kırk yıldır tanıyor gibiydi o genci. Oysa tek bir benzer yan vardı o genci anıştıran geçmişinde. Adaletsiz parmak izleri öyle bir elden çıkmıştı.
Aralarındaki mesafe iki metre ya vardı ya yoktu biraz önce! Zarif koluyla daireler çiziyor, hararetli bir mavi diş muhabbeti yapıyordu arabadaki. Bu fırtınada çıkabildiği hızla övünüyordu sanki… Belki sağında solunda gördüğü mahallelerin ve sahiplerinin ne kadar kaba saba olduklarını anlatıyordu muhatabına, belki de benzer şeyleri karşısındakinden dinliyordu. Belki kendi düzeylerindeki üçüncü bir kişiyi çekiştirmekle meşguldü ikisi de, belki de akşama verilecek partiyi konuşuyorlardı. Evet, evet! Kesinlikle bunlardan biriydi mimiklerini şekillendiren gündem…
Belki sorsan, başbakanın kim olduğunu bilebilirdi ama bir tek bakan ismi sayması eşyanın doğasına aykırıydı. Dün yüzlerce kişinin yaşamına son veren depremden de haberi yoktu elbette… Belki Irak’ın artık “özgür” olduğunu düşünecek kadar takip etmişti Ortadoğu’da olan bitenleri ama elbette ki izlediği müzik kanalında ne kadar verildiyse o kadardı bilgisi… Öyle gamsızdı ki, sanki kazara dönüp geriye baksa ve kanlar içinde yerde yatan yüzlerce ceset görse, aynı ruhsuz yüz ifadesiyle başını çevirip, hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam ederdi… Sohbetini bölecek bir parantezin noktası bile gözükmüyordu son derece kendinden emin yüzünde… Ama ne yazık ki istemeyerek de olsa bu parantezi açmak zorundaydı. Yaptığı kaza nedeniyle dar yoldaki trafik tamamen kapanmıştı şimdi…
Yok, hayır! Dışardan bakıldığında müthiş bir özgüven gibi gözüken bu hali, gerçekte son derece kaba ve çirkin bir kendini beğenmişlikti. O delikanlıya bu pervasızlığı veren şey; emek harcamadan bütün isteklerine kavuşmuşlardaki görgüsüzlüktü. Değil yerde yatan garibanın yaşamı, bu kazanın babasının kesesine kaç paraya patlayacağı bile umurunda değildi. Onun tek düşündüğü şey olsa olsa şu sıkıntılı dakikaların bir an önce son bulması, bir an önce şu sinir bozucu ortamdan uzaklaşmaktı. On yılların deneyimi delikanlının bu dileğine de çok kısa zamanda kavuşacağını söylüyordu.
Gerçekten de o dakikalarda babası gerekli bütün ilişkilerini devreye sokarak katliama müdahale etmişti. Bu müdahale sonucu olay artık “kaza” diye anılacaktı. Öyle ya sarhoşun teki bir anda arabasının önüne atlamıştı zavallı çocuğun, üstelik bir elinde tabanca vardı! Üç kuruşa beş yalancı şahit can çekişen garibanı kılıktan kılığa sokardı…
İhtiyar ayağa kalkmaya çabalarken genç sürücü arabasını hareket ettirmeye uğraşıyordu… Fazla bile kalmıştı olay yerinde!
İkisi de ilk denemesinde başarısızdı. İkinci denemede ihtiyar zor da olsa dikilmişti yerinde, genç ise paniklerini iletiyordu mavi dişle… İhtiyar dikiz aynasının kapsama alanına girdiğinde genç sürücü de ister istemez dışarı çıktı, lanet araba çalışmıyordu! Yerde yatanın başına ise birkaç yardımsever yetişmişti neyse ki.
Şoförün gözleri ihtiyarın az önce ıslattığı yüzüyle karşılaşınca önce bir anlık bakakaldı, sonra genlerine işlemiş bir burun kıvırmasıyla ötelere çevrildi. Ama birkaç saniye sonra yeniden bakmak zorunda kalacaktı o yüze, zira ihtiyar olanca kararlılığıyla üzerine üzerine doğru ilerliyordu…
Ve tam karşısına geldi, durdu. Şımarığın suratına okkalı bir tokat yapıştırmak ister gibi kaldırdı elini… Vazgeçti, çoğu dudaklarının kenarına yapışmış su birikintisinden kalma çamur artıklarını kamçı gibi tükürdü yüzüne… “Ben her şeyi gördüm!” diyordu bir yandan…
Sonra yavaş yavaş yürüdü, hiç geriye bakmadı… Bir köşeyi döndü, sanki omuzları spor yaptığı zamanlardaki gibi dikleşmişti, yüzüne bir mutluluk yayılacaktı ki aniden duraksadı… Önemli bir sınavın sonucunu öğrenmeye giden bir öğrencinin ürkekliğiyle elini ağır ağır yüzüne doğru götürdü… Aradığını bulamayan parmakların devinimi hızlandıkça, gözlerinde bir ışıltı büyüdükçe büyüyordu…
Ve koşmaya başladı…
Nereye koştuğunu bilen bütün insanlarınki kadar sağlam basıyordu ayakları yere… Doğru yerde ve zamanda doğruyu yapmıştı çünkü!
19/4/2008 · Kategori: Oykulerim
Bazen öyle tesadüflerle karşılaşır ki âdemoğlu, bilinçle çoğalan hiçbir çaba onlar kadar renklendiremez yaşamı. Tekdüzelikten sıyrılmaya çalışan bir ömrün arayıp da bulamayacağı fırsatlardır bunlar. Elbette ki doğanın mantıklı bir açıklaması vardır her zaman, ama şansının hiç de iyi olmadığına inanıyorsan tesadüfler asla neşeyle vurmaz kapına!
Yok, biraz olsun talihine güvenin varsa;
Bazen ufacık bir delikten gördüğün ela gözleri tanımak için inersin aşağıya... Gözüne ilk değdiği noktada el ele tutuşmak ister gibi yürürsün geri… Yeni bir dünyaya ulaşmak için seçtiğin en yanlış yürüyüş bile olsa bu, yüreğinden gelen sesi dinlemenin rahatlığı her şeye değer…
Bazen düşlerine giren bir rüzgârın peşinde koşarsın. Yemyeşil bir tepeye götürür seni ayakların. İki yanına açıp kollarını bir heykel gibi dikilmek istersin zirvesinde. Gözlerini kaparsın… Her yanın aradığını getirecek rüzgâra kesmiştir.
Bazen de öyle çabalara tanık olursun ki; kılı kırk yararak yaratılmış gerçekleri tesadüf bulanlara ancak kör diyebilirsin…
Kaçak yolcu Ahmet’in Toroslar’ın eteğinde biten tren yolculuğu gibi…
Güneye doğru yol alan vagona kaçak binmesinin nedeni ne parasızlık, ne acelecilik ne de son saniyede kaybedilmiş bir bilettir oysa ki. İşsizliğin en büyük toplumsal sorunlardan biri olduğu ülkesinde, daha adımını atar atmaz iş bulan şanslılardan biridir o… Ahmet’i bu sabah da harekete geçiren ses ise; yüreğinin derinlerinden kopup gelen çağrıdır yine… Gurbet ellerde kazandığı tuhaf alışkanlık, ana-baba diyarında da bırakmamıştır peşini. Telaşlı kalabalıkların oradan oraya koşturdukları gara gittiğinde yolcu vagonlarının üzerinde yazan yazıları okumamak için akla karayı seçmiştir. Zira Ahmet sürpriz yolculukları sevmektedir.
Yüreğinden gelen sesi duymadan önce yalnızlık denen şeyi hiç bilmeyen biriydi Ahmet. O zamanlar yemekli vagonlar en sevdiği dostlarının şen sohbetleriyle çınlardı. Tren yolculuğunun en sevdiği yanlarından birisi; yemekli vagonda keyfetmekti küçüklüğünden beri…
Oysa şimdi yalnız olmasına rağmen kesinlikle canı sıkılmıyordu. Hafta sonları en sevdiği hobisiyle uğraşan bir emekli yaşamdan hangi zevki alıyorsa; Ahmet de şimdi aynı duygularla dolup taşıyordu.
Adını bilmediği trende yenilebilecek en güzel yemeği yemiş, ardından ikinci birasını yudumlamaya girişmişti ki gördü onu… Görür görmez tanıdı! Kendi vagonu ağır ağır terk ederken istasyonu; hala açık duran kapıdan bakıyordu gözlerine… O süreyi ölçebilecek hiçbir zaman birimi tanımıyordu ama o gözlerdeki arzuyu sanki doğduğu günden beri arar gibiydi.
Ne bir ikircik, ne bir yanılma… Düşüncelerinde hiçbir belirsizlik yoktu. Ayağa kalktı, hesabı ödedi ve inmek için ilk uygun fırsata doğru ilerlemeye başladı.
“Ben de seni arıyorum” diyen gözlerden ayrılalı dört tren dakikası geçmişti ki durdu lokomotif. Toros eteklerindeki tipik bir Anadolu kasabasıydı burası ve Ahmet’i hiç ilgilendirmiyordu. Şimdi bütün yapacağı şey; o bir çift ela gözle karşılaştığı noktaya doğru ilerlemekten ibaretti… İçinden bir ses onu bulacağını söylüyordu…
Rayları takip ederek gerisin geri yürümeye başladı. Yürüdü, yürüdü… Mühendis kafasıyla kaba bir rölativite hesabı yaptıktan sonra hedefe birkaç yüz metre kaldığını düşündü.
Birkaç kilometre daha yürüdü. Yürüdü, yürüdü…
Bir kuyruksallayan geçti başının üstünden. Bir koyun sürüsünün çıngırak seslerini duydu peşinden.
Yürüdü, yürüdü… Rayları terk edeli iki saat kadar olmuştu…
Güneşin rahatsız ettiğini duyumsadığında, gölgesine uzanacağı bir ağaç için bakındı etrafa… ‘İnci minci kim birinci’den seçti birini.
Gözleri tam kapanmak üzereydi ki yorgunluktan, yemyeşil bir tepenin üzerinde belirdi tesadüf… Kollarını iki yana açmış, Roma devrinden kalma bir yontu gibi dimdik duruyordu karşıda. Rüzgârda kımıldayan elbiseyi ayırt edemeseydi bile; gördüğünün bir düş olmadığını algılayacak kadar emindi kendinden Ahmet…
Anadolu’nun bu ücra köşesinde, uçsuz bucaksız Toroslar’ın kekik kokan eteklerinde, yemyeşil bir tepenin üzerinde iki kolunu yanlarına açmış bir tesadüfü herkes göremezdi… Düşlerinin peşinde koşan insanlar bile nadiren rastlardı böylesine.
Düşlerinde görmüş, şansına güvenmiş ve yüreğinin “İn!” dediği yerde inmişti trenden, “Yürü!” dediği yerde yürümüştü… Ayaklarını buraya getiren bir tesadüfse, daha dün gece düşünde gördüğü ela gözler neyin nesiydi…
Ama doğanın açıklayamayacağı hiçbir giz yoktu.
Ayşe o sabah uyandığı düşte yemyeşil bir tepenin üzerindeydi. Zarif kollarını iki yana açarak rüzgârı kucaklar gibi beklemesi gerekiyordu…
Belki biraz fazla yorulacaktı ama filmin yönetmeni bu başlangıç sahnesine çok önem veriyordu.