AKP'yi "Devletin laikliğine aykırı fiillerin odağı haline geldiği" tesbitine rağmen kapatamayan Anayasa Mahkemesi DTP'yi "Devletin bölünmez bütünlüğüne aykırı fiilllerin odağı haline geldigi" gerekçesiyle kapattı.
AKP zihniyetini Türkiye için bir tehlike olarak görmeme rağmen kapatılmama kararını doğru bulmuştum. Çünkü bir siyasi parti idi sonuçta ve doğru bildigi fikirleri savunuyordu.
DTP de bir siyasi parti ve o da doğru bildiğini savunuyor ama artık savunamayacak. Son derece yanlış bir kararla kapatıldı ve birçok yöneticisine yasak getirildi. DTP'nin benzer gerekçelerle kapatılan kaçıncı parti olduğunu bile unuttu herkes. Ama herkes şunu çok iyi biliyor ki, DTP'nin yerine yeni bir parti kurulacak ve DTP'nin şu andaki tabanı yine o yeni kurulacak partiye oy verecek. DTP'nin şimdiki yoneticileri -şayet bu karardan ceza almadan çıkabilmişlerse- yine yeni kurulacak partide görev alacaklar.
O halde bu kapamanın anlamı ne?
Kaybeden ne DTP ne de PKK. Kaybeden bütün Türkiye.
DTP gider yerine başka bir parti kurulur. Türk'ler, Kutluğ'lar gider yerine başka isimler gecer. Ama bu arada kan akmaya devam eder.
Akan kan Türkiye'nin kanıdır.
"Açılım" sözcüğünün kulağa hoş gelen bir yanı vardı. Üstü kapalı kalmış bir şeyler açılacak ya da öyle ya da böyle bir takım çözüm önerileri ortaya çıkacak, sonra belki de bunlar genel kabul görecek ve onlarca yıldır ülkemizi kan golüne çeviren bir yara kapatılacaktı.
En azından bir umuttu.
Önce PKK vurdu umuda, 7 askeri katletti Tokat'ta, sonra Anayasa Mahkemesi vurdu, DTP'yi kapattı.
Umut şimdi bir başka bahara kaldı. Ama o bahara kadar çekilecek acıların hesabını kim verecek.

Birleşmiş Milletler'in 10 Aralık 1948'de Paris'te yaptığı genel kurulda 30 maddelik bir bildiri kabul edilmiştir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'dir bu ve bugün tüm dünyada "İnsan Haklari Günü" olarak kutlanır.
1948'den bu yana bu bildirgeye imza atmayanlar da atanlar da insan haklarını ayaklar altına almaya devam ettiler.
Ama yine de bu tarih bütün insanlık için önemli bir tarih olma özelliğini koruyor.
Kutlu olsun.
Aşağıdaki yazıyı blog arkadaşım arzu55'ten aldım, Haluk Işık imzalı bir yazı, çok beğendiğim için olduğu gibi yayımlıyorum.
25 Kasım 1960, Dominik. Trujillo diktatörlüğüne karşı mücadele veren Mirabel kız kardeşler, dikaktörlük askerleri tarafından tecavüze uğradı ve vahşice katledildi. Salyalı faşistler, olaya “araba kazası” süsü vermek istedi, beceremediler. Diktatörlükler, dinden bayrağa, her türlü değeri suçlarına şal, her türlü yalanı cinayetlerine aksesuar olarak kullanabileceklerini sanırlardı. Yanılırlardı. Er ya da geç bunu öğrenmeye, tarihin çöplüğünü boylamaya yazgılıydılar. Yaşarken rezillik, ölümlerinde sonsuz lanet beklerdi onları. Bu olayda da böyle oldu; 1981’den bu yana 25 Kasım’lar, “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü” olarak anılmaktadır dünyada.
Beş para etmez bir diktatörlüğün ipliğini yeniden sergilemek, o üç kadını selamlamak ve 25 Kasım’ın ne anlama geldiğini açıklamak... Keşke yetseydi, yetebilseydi, “Artık böyle şeyler yaşanmıyor” demeye.
Dünyada savaş, açlık, yoksulluk önce çocukları ve kadınları vuruyor. Katili kapitalizm ve onun uluslararası şebekesi emperyalizmdir. Dünyanın ve kadınların ve çocukların kurtuluşu, bu gerçeğin görülmesine bağlıdır. Genelden özele geçelim mi? Yani ülkemize...
2002’de 66, 2003’te 83, 2004’te 164, 2005’te 317, 2006’da 663, 2007’de 1011, 2008’de 806, 2009’un ilk yedi ayında 953... Bu sayılar, ülkemizdeki bilimsel buluş sayısını, uluslararası literatüre giren sanatçı ve bilim insanı sayımızı falan anlatmıyor. Bu sayılar, bu ülkenin Adalet Bakanının ağzından, ülkemizde son yıllarda öldürülen kadın sayısını anlatıyor. Bu soğuk sayılarda, kanın sıcaklığı, parçalanan kemiklerin sesi, ete giren kurşunun ya da bıçağın “erkekliği” yatıyor. Yüzde 1400 artmış, kendini “erkek söylemiyle” tanımlayan ülkemizde kadın cinayetleri.
Mustafa Kemal’in, kadın-erkek eşitliği yolunda, ilk adımları atan ülkeler içinde yer alan ülkesinin, bugünkü durumunu mu merak ediyorsunuz? İki somut örnek yeterli olur mu? AİHM tarafından, aile içi şiddeti engelleyemediği için mahkum olan ilk ülkeyiz. Türkiye, Dünya Ekonomik Forumu 2009 Cinsiyet Uçurumu Raporu’na göre, 134 ülke içinde, 29. sıradadır. Vahim, korkunç!
İşin edebiyatını yapmak kolay da, sayılar gerçeği beton gibi yüzümüze çarpmasa... Bu ülkede, 10 kadından 4’ü şiddet görüyor. Kırsal kesimde bu oran 5’tir. Yani ülkemizde, ortalama 18 milyon kadın şiddete bulanmış bir hayatı sürdürüyor. Peki, bu kadınlar nereye sığınabilir? Kadın Sığınma Evlerine. İyi de bu ülkedeki sığınma evlerinin sayısı sadece 52. Nüfusa oranlayalım; 18 milyon kadına, 52 sığınma evi! Aferin Türkiye.
Şiddet, salt fiziksel değildir. Ekonomiden kültüre, dinsel baskılardan geleneklere, basından çalışma koşullarına, hayatın her alanındaki şiddet hepimizi vuruyor. Hepimiz sayesinde, kadınlarımızı daha da vuruyor. Acı olan, bu şiddeti annelerimiz, ablalarımız, komşularımız, bir yazgıymış gibi kız çocuklarımıza, genç kızlarımıza bir miras gibi aktarıyor. Ah ki, bunun farkına, önce kadınlarımız varmalı.
Yazdığı her oyunda, her yazıda bu soruna değinen bir arkadaşınız olarak, üzgünüm, başlık bile bulamadım.
“Kadına Şiddete Hayır!” şiarında örgütlenip, örnek oluşturacak –oluşturması gereken- İzmir’li erkek arkadaşlar, başlığı siz koyun.
“Faşizme Hayır!” olabilir mi?