25 Kasım: Kadına Yön. Şid. Karşı Müc. ve Ulusl. Dayanışma Günü

25/11/2009 · Kategori: Guncel Yazilar

Aşağıdaki yazıyı blog arkadaşım arzu55'ten aldım, Haluk Işık imzalı bir yazı, çok beğendiğim için olduğu gibi yayımlıyorum.

 

 

25 Kasım 1960, Dominik. Trujillo diktatörlüğüne karşı mücadele veren Mirabel kız kardeşler, dikaktörlük askerleri tarafından tecavüze uğradı ve vahşice katledildi. Salyalı faşistler, olaya “araba kazası” süsü vermek istedi, beceremediler. Diktatörlükler, dinden bayrağa, her türlü değeri suçlarına şal, her türlü yalanı cinayetlerine aksesuar olarak kullanabileceklerini sanırlardı. Yanılırlardı. Er ya da geç bunu öğrenmeye, tarihin çöplüğünü boylamaya yazgılıydılar. Yaşarken rezillik, ölümlerinde sonsuz lanet beklerdi onları. Bu olayda da böyle oldu; 1981’den bu yana 25 Kasım’lar, “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü” olarak anılmaktadır dünyada.

            Beş para etmez bir diktatörlüğün ipliğini yeniden sergilemek, o üç kadını selamlamak ve 25 Kasım’ın ne anlama geldiğini açıklamak... Keşke yetseydi, yetebilseydi, “Artık böyle şeyler yaşanmıyor” demeye.

            Dünyada savaş, açlık, yoksulluk önce çocukları ve kadınları vuruyor. Katili kapitalizm ve onun uluslararası şebekesi emperyalizmdir. Dünyanın ve kadınların ve çocukların kurtuluşu, bu gerçeğin görülmesine bağlıdır. Genelden özele geçelim mi? Yani ülkemize...

            2002’de 66, 2003’te 83, 2004’te 164, 2005’te 317, 2006’da 663, 2007’de 1011, 2008’de 806, 2009’un ilk yedi ayında 953...  Bu sayılar, ülkemizdeki bilimsel buluş sayısını, uluslararası literatüre giren sanatçı ve bilim insanı sayımızı falan anlatmıyor. Bu sayılar, bu ülkenin Adalet Bakanının ağzından, ülkemizde son yıllarda öldürülen kadın sayısını anlatıyor. Bu soğuk sayılarda, kanın sıcaklığı, parçalanan kemiklerin sesi, ete giren kurşunun ya da bıçağın “erkekliği” yatıyor. Yüzde 1400 artmış, kendini “erkek söylemiyle” tanımlayan ülkemizde kadın cinayetleri.  

            Mustafa Kemal’in, kadın-erkek eşitliği yolunda, ilk adımları atan ülkeler içinde yer alan ülkesinin, bugünkü durumunu mu merak ediyorsunuz? İki somut örnek yeterli olur mu? AİHM tarafından, aile içi şiddeti engelleyemediği için mahkum olan ilk ülkeyiz. Türkiye, Dünya Ekonomik Forumu 2009 Cinsiyet Uçurumu Raporu’na göre, 134 ülke içinde, 29. sıradadır. Vahim, korkunç!

            İşin edebiyatını yapmak kolay da, sayılar gerçeği beton gibi yüzümüze çarpmasa... Bu ülkede, 10 kadından 4’ü şiddet görüyor. Kırsal kesimde bu oran 5’tir. Yani ülkemizde, ortalama 18 milyon kadın şiddete bulanmış bir hayatı sürdürüyor. Peki, bu kadınlar nereye sığınabilir? Kadın Sığınma Evlerine. İyi de bu ülkedeki sığınma evlerinin sayısı sadece 52. Nüfusa oranlayalım; 18 milyon kadına, 52 sığınma evi! Aferin Türkiye.

            Şiddet, salt fiziksel değildir. Ekonomiden kültüre, dinsel baskılardan geleneklere, basından çalışma koşullarına, hayatın her alanındaki şiddet hepimizi vuruyor. Hepimiz sayesinde, kadınlarımızı daha da vuruyor. Acı olan, bu şiddeti annelerimiz, ablalarımız, komşularımız, bir yazgıymış gibi kız çocuklarımıza, genç kızlarımıza bir miras gibi aktarıyor. Ah ki, bunun farkına, önce kadınlarımız varmalı.

            Yazdığı her oyunda, her yazıda bu soruna değinen bir arkadaşınız olarak, üzgünüm, başlık bile bulamadım.

            “Kadına Şiddete Hayır!” şiarında örgütlenip, örnek oluşturacak –oluşturması gereken- İzmir’li erkek arkadaşlar, başlığı siz koyun.

            “Faşizme Hayır!” olabilir mi?


 

LIBERTARIAS

23/11/2009 · Kategori: Sinema

 

İspanya iç savaşını anlatan en güzel filmlerden biri Libertarias.

 

 Yaklaşık üç yıl süren iç savaşta iki taraf vardı. Birisi general Franco liderliğindeki faşistler, diğeri ise demokratik hükümetten yana tavır koyan sol güçler.

 

Sol güçlerin içinde komünist partililer, anarşistler, troçkistler, uluslararası gönüllüler gibi çok değişik kuruluş ve tabakalardan insanlar vardı. Sadece Avrupa için değil tüm dünya için stratejik bir önem taşıyordu bu savaş. Zira dünyamız ikinci paylaşım savaşının arifesindeydi ve İspanya'daki savaşın akıbeti büyük savaşta taraf olacak herkesin hareketini etkileyecek hatta belirleyecek önemdeydi.

 

Franco savaşı kazandıktan sonra yaklaşık 40 yıl sürecek bir diktatörlüğü başlatacaktı.

 

İspanya iç savaşını anlatan pek çok film ya da belgesel yapıldı günümüze dek. Bunlardan en önemlisi Ken Loach'un bir yapımı olan "Ülke ve Özgürlük" idi. O film İspanya iç savaşının önemli bir aktörü olan troçkistler cephesinden bakıyordu savaşa. Libertarias ise bu savaşı anarşist cepheden anlatıyor.

 

Anarşizmin dünya üzerinde en fazla etkin olduğu yerlerden birisi İspanya idi. CNT, FAI gibi örgütler İspanya'da anarşizmi çok geniş kitlelere yaymıştı. Durruti önderliğindeki anarşistler iç savaş boyunca pek çok kasabayı ele geçirmişler, pek çok kasabada anarşist fikirlerin iktidar olduğu yaşam biçimini hayata geçirmeye çalışmışlardı.

 

Libertarias filminde işte o anarşistlerin arasına bir biçimde katılmak zorunda kalan bir rahibeyi görürüz. Rahibe Maria çalıştığı kilise anarşistler tarafından basıldığı sırada kılık değiştirerek kaçmaya çalışırken bir randevuevine sığınır. Burası da bir süre sonra anarşistler tarafından basılacak ve Maria'nın bir rahibe olduğu açığa çıkacaktır. Memleketi Saragosa'ya gitmek isteyen Maria'nın sığınabileceği tek kişi anarşist milislerden Pilar'dır. Anarşistler de faşistlerin kontrolü altındaki Saragosa'yı ele geçirmek için hareket geçmişlerdir. Zaman geçtikçe Maria, Pilar'a ve onun hemen yakınında bulunan milislere ısınır. Onun bu ısınma süreci anarşistlerin dünya görüşünü anlamak için pek çok ipucu verir izleyiciye.

 

İspanya iç savaşının kaybedilmesinde önemli bir kilometretaşı olan düzenli orduya geçiş tartışmalarında Pilar'ın da aralarında bulunduğu grup kesinlikle katılmama taraftarıdır. Onlarla aynı yaşamı paylaşan Maria da fikri sorulduğunda milislerle birlikte kalmaya karar verir. Bir zamanlar kilisesini yakan, İsa'nın heykellerini ateşe atan insanlara alışmış ve onları terk etmemiştir.

BİR FİLM: LENİN İÇİN ÜÇ ŞARKI

23/11/2009 · Kategori: Sinema


 

1934 yılı yapımı bir belgesel Lenin için Üç Şarkı. Yönetmeni Dziga Vertov.

Belgesel üç şarkıdan yani üç bölümden oluşuyor. Tamamı Lenin'e adanmış bir belgesel bu. Her karesinde Lenin'den bir iz görüyorsunuz.

Yer yer kitleler önünde yaptığı konuşmalardan görüntüler de var. Kimi zaman elinde tuttuğu bir bayrakla müthiş bir ajitasyon çekerek kitleleri peşinden sürükleyen bir portre, kimi zaman gülümseyen gözlerle çevresine bakınan sıradan bir insan. Filmin çeklildiği yıla yetişebilen belki de yegane görüntüler bunlar ama yönetmenin ustalığıyla belgesel adeta bir destana dönüşmüş.

Birinci şarkıda yani birinci bölümde o coğrafyada yaşayan Türklere ait izler de görüyorsunuz. Başlarını tamamıyla kapayarak dünyayla irtibatlarını kesen giysilerden kurtulmaları devrimin getirdiği en büyük özgürlüklerden biri olarak anlatılıyor. Herhangi bir erkek vatandaş gibi onlar da üretim sürecine katılarak yeni toplumda yerlerini alıyorlar.

İkinci ve üçüncü şarkılarda Lenin dönemi ve sonrasında gelişen sosyalist üretim ilişkilerinden, sovhozlardan, kolhozlardan, çeşitli sanayi dallarındaki ilerlemelerden söz ediliyor.

Filmin sonunda ise, "Yüzyıllar geçecek ve bir gün insanlar atalarının memleketlerini unutacaklar ama Lenin'in adını hiç unutmayacaklar" yazısı beliriyor.

BİR FİLM: BAADER MEINHOFF KOMPLEX

23/11/2009 ·

Federal Almanya'da 1970'li yıllarda yaptığı silahlı eylemlerle büyük ses getiren Baader Meinhof örgütünü (ya da RAF) anlatan bir film. Yönetmeni Alman destanlarından Nielebung'u anlatan ilk filmiyle adını duyurmuş birisi. Bu destan Nazi Almanyası döneminde faşizmin başucu kitaplarından biri olmuş.

 

Bir yandan on dakika içinde üç banka soygunu yapan, bir yandan cinsel özgürlükle sosyalizmi aynı potada yorumlayan bir örgüt Baader Meinhof.

 

Eylemlerini çoğalttığı bir dönemde yapılan bir anket sonucunda 30 yaş altı gençlerin dörtte biri örgüte sempati duyuyordu.

 

Belgesel niteliğindeki filmden kimi notlar:

 

-Ortadoğu'ya gerilla eğitimi için gittikleri bir kampta kadınlarla erkeklerin aynı barakalarda yatamayacaklarını söyleyen kamp sorumlularıyla tartışıp bildiğini okuyan bir kafa yapıları vardı.

-Ulrice Meinhof Almanya'da kalan çocuklarını bir daha hiç görememek pahasına da olsa Filistin'de bir yetimhaneye yerleştirmek istemişti.

BİR FİLM: AYAKLANMA / UPRISING

20/11/2009 · Kategori: Sinema

 

II. Dünya Savaşı, Alman faşizminin 1 Eylül 1939’da Polonya’ya saldırmasıyla başlamıştı. Naziler iki gün içinde Polonya’yı ele geçirmişler, ardından bu ülkede yaşayan geniş bir Yahudi nüfusu yok etme operasyonuna girişmişlerdi.

 

Ayaklanma, iste bu soykırıma direnen Yahudilerin öyküsünü anlatıyor. Bir avuç kahramanın başlattığı direniş hareketi zamanla büyüyor ve 2. Dünya Savaşı sona erene dek mücadelesini sürdürüyor. Varşova’nın kanalizasyon çukurlarında, sığınaklarda, bodrumlarda savaşarak direniyor Yahudiler. Gün geliyor çok ağır kayıplar verdirerek püskürtüyorlar Nazileri, gün geliyor en değerli yoldaşlarını yitiriyorlar.

 

Filmin henüz başlangıcında, henüz savaşın patlak vermediği bir anda yapılan bir konuşmada, “Ahlaksız bir dünyada nasıl ahlaklı kalınır”, sorusuna yanıt arıyordu bazı gençler. Cevap bulanların pek çoğu öyle bir dünyada ahlaklı kalabilmek için tek yolun direnmek olduğunu gösterdiler yaşamlarıyla.

 

Filmde en fazla etkilendiğim sahnelerden birisi minicik bir bebeğin kanalizasyon hatlarında sular yükselince kaybolduğu sahneydi. Onu bulmak için çırpınan insanlar ve özellikle Tosia’nın çabaları muhteşemdi. Nitekim Tosia’nın suya dalarak onu kurtarması göz yaşartacak cinstendi.

 

Savaş boyunca milyonlarca Yahudi hayatını kaybetti. Bu halkın çektikleri acı asla unutlmaz. Ama o halkı temsil eden devlet şimdi başka bir halka zulüm ediyor.

 

Dünya dünya yalan dünya…


« Önceki ::

Web Stats